Türk Medeni Kanunu Kapsamında Toplumsal Cinsiyet Kavramı

Türk Medeni Kanunu Kapsamında Toplumsal Cinsiyet Kavramı

  • Araştırma Yazıları
  • 05 Ağustos 2021 Perşembe
  • 0
  • Okunma : 1511

Medeni Kanun; 1926 tarihinde yürürlüğe girdiğinden beri şahısların doğumundan ölümüne kadar ki ilişkilerini düzenleyen özel hukuk dalı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kanunlar dinamik yapıdalardır; toplumun ihtiyacına göre yetkili organ tarafından değiştirilirler. Değişen dönemler sonucunda, Medeni Kanun’da yeniliklere uyacak şekilde yeniden düzenlemelere tabi tutulmaktadır. Bu kapsamda, yeniliklere ayak uydurmak amacıyla en son düzenlenen yeni kanun 2002’de kabul edilmiştir. 2002 kanununun maddeleri, eşitlik ve genellik ilkesi temel alınarak bu çerçeve içerisinde düzenlemeye alınmıştır. Yeni kanun ile eski kanun karşılaştırılmaya alındığı zaman; ortaya özellikle kadın-erkek eşitliğini sağlama konusunda yol kat edildiği çıksa da tam anlamıyla eşitliğin henüz hem kanun boyutunda hem de kanunları uygulama boyutunda söz konusu olmadığı açıktır. Bu ayrımcılığın ve kanundaki boşlukların kadınların yanında özellikle LGBT bireyleri için söz konusu olduğu söylenebilir. Eşitlik ve genellik ilkesinin özünde yer aldığı bir kanunda böylesine büyük açıkların bulunması söz edilen ilkelerin tam olarak benimsenemediklerinin en büyük kanıtıdır.


GİRİŞ

Türk Medeni Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 22 Kasım 2001’de kabul edilen ve 1 Ocak 2002’de yürürlüğe giren 4721 sayılı kanundur. Türkiye’de medeni hukuk alanına ilişkin kuralları içeren yasa olma özelliğini taşır. Güncel Medeni Kanun; kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku, eşya hukuku ve borçlar hukuku olmak üzere toplam beş kitaptan oluşmaktadır.

1.1.2002 tarihli Türk Medenî Kanunu’nda, eşitlik ilkesi doğrultusunda yeni düzenlemeler yapılmıştır. Eşitlik ilkesi, Anayasa’nın 10. Maddesinde düzenlenmiştir. Türk hukuk sisteminde var olan hukuk devleti ilkesi gereğince Medeni Kanun, hukuk sisteminin normlar hiyerarşisinde Anayasa’nın altında yer aldığından kanun, Anayasa’da düzenlenmiş olan eşitlik ilkesine uygun hale getirilmiştir. Bu kapsamda eski Medenî Kanun zamanında kadın-erkek eşitliğine aykırı olduğu ifade edilen hükümler yeni Türk Medenî Kanunu’na alınmamıştır. Yeni Türk Medenî Kanunu’nun getirdiği yenilikler ise daha ziyade kadın erkek eşitliği ile ilgili konuları kapsamaktadır. Şüphesiz en köklü değişiklikler Aile Hukukunda özellikle mal rejimleri konusunda yapılmıştır (Yüksel, 2014, s.175). Yapılan değişiklikler ile birlikte Medeni Kanun kapsamında kadın ve erkeğin kanun önündeki yerleri arasında bir denge kurulmaya çalışılmışsa da hala iddet müddeti, kadının soyadı gibi konularda tam olarak eşitlikçi bir anlayış temel alınmamaktadır.

Bu çalışmada; toplumsal cinsiyet konusu Medeni Kanun’un ayrıldığı beş kitap kapsamında incelemeye alınacaktır. İlgili konuyla alakalı; günümüzde hala var olan eksikliklere, geçmiş kanunlarda düzenlemeler varsa gelişimi gözlemlemek adına kanundaki bu gelişmelere değinilecek ve ilgili konu daha önce hak ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesine taşındıysa emsal kararlar incelenerek toplumsal cinsiyetin Medeni Hukuk kapsamında bir değerlendirmesi yapılacaktır.

İNCELEME

1. Kişiler Hukuku ve Toplumsal Cinsiyet

Kişiler Hukuku Medeni Kanun’unun birinci kitabında düzenlenmiştir. “Genel olarak hak ve borçlara ehil olmanın, başka bir deyişle kişi olabilmenin şartlarını, kişiliğin içeriğini, başlangıcını, ortadan kalkmasını, korunmasını, kişilerin yakınları ile olan ilişkilerini, kişilerin diğer kişilerden ayırmaya yarayan niteliklerini, iş ve aile ilişkilerini topladıkları yeri düzenleyen kurallardan oluşur” (Akipek, Akıntürk ve Ateş, 2016, s.28).

1.a. Hak Ehliyeti

Türk Medeni Kanun madde 8 itibariyle; “Her insanın hak ehliyeti vardır. Buna göre bütün insanlar, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler”. Maddeden anlaşıldığı üzere; eşitlik ilkesi ve genellik ilkesi kanun koyucu tarafından benimsenmiş ve bu doğrultuda düzenlemeler yapılmıştır. Eşitlik ilkesi, herkesin eşit ölçüde hak ehliyetine sahip olması anlamına gelir (Yüksel, 2014, s.181). Genellik ilkesi ise, düzenlemelerin bütünleyici olması herkesi kapsaması anlamına gelmektedir.

1.b. Yaş

Türk Medeni Kanunu madde 124’te olağan ve olağanüstü evlenme yaşı düzenlenmiştir.  Madde uyarınca; “Erkek veya kadın on yedi yaşını doldurmadıkça evlenemez. Ancak, hâkim olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple on altı yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir. Olanak bulundukça karardan önce ana ve baba veya vasi dinlenir”. Kanun, kadın ve erkek arasına herhangi bir ayrım gözetmeden düzenlemeye almıştır.  Ancak ilgili düzenleme ile çocukların, cinsel özgürlüklerini kontrol altında tutmaya çalışan ailelere, devlet tarafından yetki verilmiştir. Çocukların on sekiz yaşını dolduruncaya kadar çocuk kalma hakkı başta Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi olmak üzere uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmıştır. Dolayısıyla, Türk Medeni Kanun madde 124 Türkiye’nin taraf olduğu çocuk haklarına ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerine aykırı düşmektedir (Yücel, 2019, s.339).

1.c. Kadının Soyadı

Evli kadının soyadı kanunda 187. maddede düzenlenmiştir. Maddeye göre, “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır, ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir”.

Kişilerin soyadının değişmesi esas olarak; haklı bir sebep varlığı halinde hakim kararıyla mümkün olmaktadır. Ancak evlilik kurumu söz konusu olduğunda mahkeme kararı aranmaksızın yasa gereği değişim gerçekleşmektedir. Buna karşılık evlenme, erkeğin soyadında herhangi bir değişikliğe yol açmamaktadır. Var olan bu eşitsizliğe karşı öne sürülen gerekçe; aile bütünlüğünü ve birliğini sağlamaktır. Devletin bu konuda bireylerin kararlarına müdahale etmesinde haklı bir gerekçe bulunmamaktadır. Ortak soyada ihtiyaç olduğu görüşü, genellikle ortak çocuğun soyadıyla aynı soyadını taşıma gerekliliği ile açıklanmaktadır. Ailenin kurulma amacı, yalnızca üreme olamaz. Bireyler, üreme hakkına sahip olduklarından ebeveyn olmayı tercih edebilirler ancak ebeveyn olmayı seçseler dahi ortak soyadı taşımayı tercih etmeme hakları olmalıdır (Yücel, 2019, s.340).

1.d. Cinsiyet Değişikliği

Kanun koyucu madde 40 ile cinsiyet değişikliği konusunu ele almıştır. Türk Medeni Kanun madde 40: Cinsiyetini değiştirmek isteyen kimse, şahsen başvuruda bulunarak mahkemece cinsiyet değişikliğine izin verilmesini isteyebilir. Ancak, iznin verilebilmesi için, istem sahibinin on sekiz yaşını doldurmuş bulunması ve evli olmaması; ayrıca transseksüel yapıda olup, cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak resmî sağlık kurulu raporuyla belgelemesi şarttır.

(2) Verilen izne bağlı olarak amaç ve tıbbî yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirildiğinin resmî sağlık kurulu raporuyla doğrulanması hâlinde, mahkemece nüfus sicilinde gerekli düzeltmenin yapılmasına karar verilir şeklinde iki fıkra halinde düzenlenmiştir. Dolayısıyla bu maddeden anlaşıldığı üzere; istem sahibi on sekiz yaşını doldurmuş ve evli olmamalı, bu doğrultuda ameliyatın gerekliliğini temin eden rapor alması ve kişinin üreme yeteneğinden yoksun olması gerekmektedir.

Cinsiyet değiştirmenin kanunda düzenlenen şartlarını incelemeye aldığımız zaman, ilk olarak konulmuş olan on sekiz yaş sınırını kişinin dava açma ehliyeti ile bağdaştırabiliriz. İkinci şart olan tanı koyma ise; bireyi damgalamaktır. Bireyin transseksüel yapıda olup olmadığının doktor tarafından tespiti, transgender olma ihtimalinin hastalaştırılması da demektir (Hun, 2015, s.315).  Üçüncü şarta göre ise; transseksüel bireylerin öncelikle kendilerini kısırlaştırmaları beklenmektedir. Bu şart, bireylerin trans anne veya baba olamayacağı fikrine dayanan insan onuruyla bağdaşmayan bir düzenlemedir.  

Anayasa Mahkemesinin cinsiyet değişikliği izni için kişinin üreme yeteneğinden sürekli yoksun bulunması koşuluna dair E.2017/130 sayılı kararını bir emsal karar olarak değerlendirebiliriz. Bu kararda, Türk Medeni Kanunu madde 40’ın birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan üreme yeteneğinden sürekli yoksunluk şartının Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkeme kararında, cinsiyet değişikliği ameliyatı olacak kişilerin ameliyat öncesinde üreme yeteneğinden yoksun kalması amacıyla yapılan tıbbi müdahaleyi uygun bulmamıştır. Sonuç olarak; E.2017/130 sayılı kararı olumlu bir karar olarak değerlendirmek mümkündür (Ekinci, 2019, s.179)

Yapılan düzenlemeler çerçevesinde; interseks bireylerin cinsiyet kimliğini kendilerinin belirleme hakkı tanınmazken transseksüel bireylerin cinsiyet kimliklerini belirlemeleri hususunda ise önlerine birçok engel koyarak süreç zorlaştırılmıştır. Bu durum, transseksüel bireyler için kendi kaderini tayin etme hakkının özüne dokunan nitelikte sınırlandırmalardır (Yücel,2019, s.335).

 

2. Aile Hukuku ve Toplumsal Cinsiyet

Aileyle ilgili bütün konuları kapsayan hukuk dalıdır. “Aile hukuku, hukuk düzenince geçerli sayılan bir ailenin, yani evlilik birliğinin oluşmasının şartlarını, dar ve geniş anlamdaki aileyi ve aile içindeki kişilerin (ana baba ve çocukların) birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerini, türlü sebeplerden dolayı korumaya muhtaç olan küçük veya ergin kişiler hakkındaki koruma önlemlerini yani vesayet kurumunu düzenler” (Akipek, Akıntürk ve Ateş, 2016, s.28).

2002 yılında yürürlüğe giren son Medeni Kanun ile birlikte, önceki kanunda bulunan toplumsal cinsiyet rolleri içeren düzenlemeler kaldırılmıştır. Ancak uygulamada büyük önem teşkil eden yargı içtihatları için aynı durum söz konusu değildir.

2.a. Kadın İçin Bekleme Süresi

Boşanan kadının bekleme (iddet) süresi Türk Medeni Kanunu madde 132 uyarınca düzenlemiştir. İlgili madde uyarınca kadın evliliğinin sona ermesinden itibaren üç yüz gün geçmedikçe yeniden evlilik yapamaz. Bu kanun hükmü ile kadının, hamile olması ihtimalinin varlığı dahilinde soy bağının doğru şekilde kurulmasını sağlamaktır. Maddenin üçüncü fıkrasına göre; kadının hamile olmadığının anlaşılması ile bu süre kaldırılabilecektir.

Bekleme süresinin varlığı kadınlar için ayrımcılık niteliğindedir. Bekleme süresi ile temel bir insan hakkı olan evlenmek günümüz bilimsel gelişmelerine aykırı olarak ertelenmektedir (Erbaydar, Odabaşı, 2018, s.112).

2.b. Boşanan Kadının Kişisel Durumu

Türk Medeni Kanun madde 173’e göre: Boşanma halinde kadın, evlenme ile kazandığı kişisel durumunu korur; ancak, evlenmeden önceki soyadını geri alır. Dolayısıyla kadın, evlenirken kocasının soyadını almak zorunda kalmakla beraber eğer boşanırsa da yeniden babasından gelen kendi soyadına dönmektedir. Bu düzenlemenin temelinde kadının hangi soyadını taşıdığının kadın açısından önemi değil sadece erkek açısından önemi olduğu fikri yatmaktadır. Böylece doğrudan kadınların maddi, manevi varlığını geliştirme, özel yaşamına saygı aleyhine ayrımcılık yapılmıştır (Yücel, 2019, s.339).

Evlenen kadının soyadıyla alakalı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan, 2004 tarihli Ünal Tekeli v. Türkiye davası bir örnek niteliğindedir. Mahkemenin kararına göre; kamu düzeni açısından bu durumun zorluk yaratacağı kesin olsa dahi bireylerin, seçtikleri isimlere göre saygınlık ve itibarla yaşamalarını sağlamak için toplumdan bir miktar sıkıntı çekmesini beklemek yerinde olacaktır. Bu karar üzerine Anayasa Mahkemesi’nin önüne kadının soyadına ilişkin düzenleme gelir. Anayasa Mahkemesi kararında; kocanın soyadının aile soyadı sayılmasının aile bütünlüğünü sağladığını ve koruduğunu, bunun bağları güçlendirdiğini ayrıca da kamu düzeni bakımından kolaylık sağladığını öne sürmüştür (Ekinci, 2019, s.185). Örnek kararda da görüldüğü üzere; medeni hukuk alanında Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında ataerkil düzenden gelen şekilde erkeğe üstünlük tanıyabilmektedir.

2.c. Konutun Seçimi, Birliğin Yönetimi ve Giderlere Katılma

Yeni Medeni Kanun, eski kanunda var olan konutun seçimini kocaya bırakan hükmü kaldırarak; bununla ilgili TMK.m.186’yı düzenlemiştir. Bunun sonucunda oturulacak konut, kadın ve erkeğin ortak kararına bırakılmıştır.

Aynı şekilde TMK.m.186 ile geçmiş kanun maddesini değiştiren bir diğer hüküm “Birliğin eşler tarafından beraberce yönetileceği” şeklinde düzenlenmiştir. Böylece eski kanunda yer alan, ataerkil düzenden gelen “koca birliğin aile reisidir” ibaresi kaldırılmıştır.

2.d. Mevcut kanunun 336. Maddesinde düzenlendiğine göre; evlilik boyunca anne ve baba velayeti birlikte kullanmak durumundadır. Eski Medeni Kanun’da ise eşlerin evlilik boyunca velayeti birlikte yönetecekleri ifadesine ek olarak herhangi bir anlaşmazlık halinde babanın oyunun geçerli olacağı düzenlenmişti.

2.e. Yoksulluk Nafakası

Türk Medeni Kanun madde 175 uyarınca; “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir”. Eşitlik ilkesi temel alınarak yeni kanun ile yoksulluk nafakası hem erkeğe hem kadına aynı koşullarla tanınmıştır.

2.f. Yasal Mal Rejimi

Türk Medeni Kanunu madde 202’de yasal mal rejimi düzenlenmiştir. Buna göre; “Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır. Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilirler”. Maddeden anlaşıldığı üzere, 2002 yılında kabul edilen yeni Medeni Kanun ile birlikte yasal mal rejimi; edinilmiş mallara katılma rejimidir. Edinilmiş mallara katılma rejimi eşlerin emeklerinin karşılığında edinmiş oldukları mallar üzerinde hak sahipliği öngörür. Bu rejim sayesinde eşler arasında bir eşitlik sağlanmış olmaktadır.

Kanun koyucu, edinilmiş mallara katılma rejiminden önce mal ayrılığını tercih etmiştir. Bu konuda kanun koyucu İsviçre Medeni Kanunu’ndan da ayrılmaktadır. Mal birliği rejiminin geleneklerimize aykırı düştüğü gerekçesi öne sürülerek mal ayrılığı benimsenmiş ve bu düzenleme özellikle boşanan kadınlar için haksız bir durum oluşturmaktaydı (Akıntürk, Ateş, 2019, s.145).

3. Miras Hukuku ve Toplumsal Cinsiyet

“Bir gerçek kişinin ölümünden sonra malvarlığının (terekesinin) veya mirasının akıbetinin ne olacağını, yani kimlere ve nasıl geçeceğini, mirasçıların tereke üzerindeki hak ve borçlarını, onların gerek birbirleriyle gerek tereke alacaklıları ile olan ilişkilerini düzenleyen hukuk dalına Miras Hukuku denmektedir” (Akipek, Akıntürk ve Ateş, (2016), s.28).

Türk Medeni Kanunu’na göre, miras paylaşımı herhangi bir miras sözleşmesi veya vasiyetnamenin olmaması durumunda “Miras sahibinin eşi sağ ise mirasın 4’te 1’ine yasal olarak sahip olur. Mirasın geriye kalan kısmı ise miras sahibinin altsoyuna eşit olarak paylaştırılır. Miras sahibi ölmeden önce eşinden boşandıysa eşe miras kalmaz ve tüm miras altsoy içinde eşit olarak paylaştırılır.” Maddeden anlaşıldığı üzere; günümüzde kanun koyucu miras paylaşımında toplumsal cinsiyet kapsamında herhangi bir ayrıma gitmemiştir.

Miras paylaşımı konusunda ayrım yapıldığını ise, kadın- erkek ayrımı şeklinde İslam Hukuku’nda gözlemlemek mümkündür. İslam hukukunda kadının miras hakkı vardır. Ancak İslam Hukuku’ndaki miras paylaşımı düzenlemelerine bakıldığı zaman; kadının bazı durumlarda kendisiyle aynı konumda bulunan erkeğin yarısı kadar mirastan pay alabildiğini görüyoruz. 1913 yılında yapılan son düzenleme ile Miras Hukuku konusunda kadın-erkek eşitliği sağlanmış ve bu eşitsizlik ortadan kalkmıştır (Akyılmaz,2007, s.472). Uygulamada ise, hala kırsal kesimlerde miras paylaşımı yapılırken kadınlara daha verimsiz toprakların verildiği gözlemlenmektedir.

4. Eşya Hukuku ve Toplumsal Cinsiyet

“Şahısların eşya üzerindeki doğrudan doğruya hakimiyetini düzenleyen hukuk dalına Eşya Hukuku denir” (Ünal ve Başpınar, 2018, s.1).

Günümüzdeki Eşya hukuku tanımından anlaşıldığı üzere; temele şahıs kavramını almıştır. Bu kavram; herhangi bir ayrım gözetilmeden hukuk kurallarının şahıs kabul ettiği kişilerce, mal üzerinde doğrudan hakimiyetin kurulabileceğini söylemektedir.

Osmanlı Devleti’nde kadının mülk sahibi olma durumu ise; mutasarrıf erkekse, arazi üzerindeki mülkiyet hakkı yetkisi erkeklere bedelsiz olarak intikal ederken, kızlara ise ancak erkek çocuğun bulunmadığı durumlarda ve tapu bedelini ödemek şartıyla intikal edebiliyordu. Mutasarrıf kadın ise oğlu, tapu bedelini ödeyerek arazi üstünde tasarruf yetkisi kazanabiliyordu. Bu durumda kızlar ise hiçbir şekilde tasarruf yetkisini kazanma hakkına sahip değildi (Esirgen, Özkorkut, 2019, s.101).

5. Borçlar Hukuku ve Toplumsal Cinsiyet

“Borçlar Hukuku, kişiler arasındaki özel borç ilişkilerini düzenleyen bir hukuk dalıdır. Konusu, özel borç ilişkileridir” (Eren, 2019, s.1).

Borçlar Kanunu, Eşya Hukuku’nda olduğu gibi hukuk kişisini temele alarak düzenlenmiştir. Borç ilişkisinin taraflarını, kadın-erkek veya kişinin cinsel yönelim kapsamında değerlendirmeye almamış yalnızca kişide ehliyet aramıştır. Dolayısıyla; Borçlar Kanunu, kişileri toplumsal cinsiyet kavramı kapsamında herhangi bir ayrıma tabi tutmamış, aksine kişiler arasında eşitlikçi bir yaklaşım sergilemiştir.

SONUÇ

Kanunlarımız geçmişten günümüze birçok kez değişikliğe uğramış, düzenlenmişlerdir. Düzenlenen kanunlarda; dönemin koşulları, toplum düzeni, örf- adet gibi konular göz önünde bulundurulmuş ve bu çerçevede ilgili hükümler hukuk düzeninde vücut bulmuşlardır. Ülkemiz açısından Medeni Kanun’un gelişimi; İslamiyet’in kabulü, Mecelle ve Medeni Kanun’un kabulü gibi üç önemli süreç çerçevesinde gelişim göstermiştir. Günün şartlarına uyum sağlayan ve insanlara o günkü koşulların gerekliliğince kurallar koyan bu kanunlar, değişen dönemlere uyum sağlayarak yenilenmişlerdir. Bu dinamik düzen içerisinde Mecellenin artık ihtiyaçlara yetersiz kalması sonucu çıkartılan Medeni Kanun, 1926 yılında İsviçre Medeni Kanunu’ndan örnek alınarak düzenlemiştir. Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yılları olması dolayısıyla karışık iç ilişkiler ve 1. Dünya Savaşı’nın vermiş olduğu yorgunluk ile henüz toplumsal cinsiyet kavramına tam yoğunlaşmanın sağlanamadığı o dönemlerde, kadınlara boşanma hakkı gibi önemli hakların verilmesinin yanında özellikle mal rejimi gibi önemli bir konuda da sessiz kalınmıştır. Dolayısıyla, 1926 Kanunu ayrımcılık içeren ifadelere yer vermiştir. Toplumdan gelen ataerkil düzenin, kanunlara yansımasını gördüğümüz bir kanun ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde bazı maddelerde değişiklikler yapıldığını görsek bile en büyük köklü değişiklik 2002’de kabul edilen Medeni Kanun ile yapılmıştır. 2002 Medeni Kanun’u, eşitlikçi bir kanun olup özellikle kadın-erkek eşitliği kapsamında köklü değişiklikler yapmıştır. Ancak bu yazıda da incelendiği üzere eşitlikçi düzenlemelerin hala yeterli seviyeye gelmesi sağlanamamıştır.  Türkiye’deki kanunların toplumsal cinsiyet kapsamında değişimi ve dönemin koşullarına ayak uydurması konusuna genel bir çerçevede baktığımız zaman; büyük ölçüde yol alındığı söylenebilir. Ancak hala tam olarak kadın-erkek veya LGBT bireyler konusunda toplumda eşitlik sağlanabilmiş değildir. Özellikle LGBT bireyler konusunda sadece Medeni Kanun değil, çoğu kanunumuzda hatta uygulamada açıklar bulunmaktadır.

 Giriş kısmında da bahsedildiği üzere; hukuk sisteminde temel olan normların hiyerarşik yapılanmasıdır. Anayasa en üstte bulunan norm olduğundan Anayasa uygun olmayan bir kanun düzenlemesi düşünülemez. Anayasa’nın 10. Maddesinde bahsedilen eşitlik ilkesi uyarınca; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Dolayısıyla Anayasa, cinsiyet farkını kanun önünde gözetirken cinsel yönelim konusunu düzenleyen doğrudan bir ifadeye yer vermemektedir. Kanunlar, kamu düzenini sağlamanın yanı sıra o topraklarda yaşayan bireylerin ihtiyacı doğrultusunda yasa koyucu tarafından düzenlenmektir. Buna bağlı olarak kanunların, kişi anlamında bir ayrıma gitmeden herkesin ihtiyacına karşılık vermesini sağlayacak şekilde düzenlemeler yapılmalıdır.

Kanunları uygulayanlar, karar mekanizmaları ise yine insanlardır. Medeni Kanun’da kanun koyucunun kanunu uygulayan hakimin takdirine bıraktığı boşluklar mevcuttur. Hakim, bu düzenlemeleri kendi takdir yetkisi uyarınca uygulamada doldurur. Buna hakimin takdir yetkisi denmektedir. Hakimin takdir yetkisinin söz konusu olduğu durumlarda o davaya bakan hakimin olayı görüşü, yorumlayışı büyük önem teşkil eder. Hakim kararını verirken bireyselliğinden sıyrılmalı, vicdanını ve objektifliğini gözeterek adil yargılama ilkesini benimsemelidir.  Buradan yola çıkarak daha önce Anayasa Mahkemesi kararları örneklerinde de aktarıldığı gibi yargı kolunu bizzat yürüten karar organının da toplumsal cinsiyet konusuna karşı duyarlı ve bilgili olması gerekmektedir. Bunu sağlamanın en öncelikli yolu; kişilerin gerek toplumsal düzeyde gerek eğitim- öğretim düzeyinde eğitiminden başka bir şey değildir.

Nazlım İlke Süngü

Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Haziran Ayı Stajyeri

 

KAYNAKÇA

Akıntürk, T. ve D. Ateş. (2019). Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku. 21. İstanbul: Beta Yayınları.

Akipek, G., T. Akıntürk ve D. Ateş. (2016). Türk Medeni Hukuku Başlangıç Hükümleri Kişiler

Hukuku. 13. İstanbul: Beta Yayınları

Akyılmaz, Y. (2007). Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi.  Osmanlı Miras Hukukunda Kadının Statüsü. 11. 1-2: 427. https://kutuphane.dogus.edu.tr/mvt/pdf.php (25 Şubat 2010)

Ekinci, B. (2019). Anayasa Hukukuna Feminist Yaklaşımlar ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine İlişkin Genel Bir Değerlendirme. G. Uygur ve N. Özdemir (Ed.). Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları içinde. Ankara: Seçkin Yayıncılık, s.161-212.

Erbaydar, N. A., Odabaşı. (2018). FE Dergisi: Feminist Eleştiri.  Medeni Kanun’un Bekleme Süresi (İddet Müddeti) ile İlgili 132. Maddesinin Kadın Hakları ve Modern Tıptaki Gelişmeler Işığında Değerlendirilmesi. 10.1: 112 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/935362  (4 Mart 2019)

Eren, F. (2019). Borçlar Hukuku Genel Hükümler. 24. Ankara: Yetkin Yayınları.

Esirgen, S. ve N. Özkorkut. (2019). Türk Hukuk Tarihinde Kadın. G. Uygur ve N. Özdemir (Ed.). Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları içinde. Ankara: Seçkin Yayıncılık, 91-111.

Hun, S. (2015). Ankara Barosu Dergisi. 4.4: 315. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/398481  (24 Şubat 2016)

Ünal, M. ve V. Başpınar. (2018). Şekli Eşya Hukuku. 10. Ankara: Savaş Yayınevi

Yücel, Ö. (2019). Medeni Hukuk Açısından Toplumsal Cinsiyet, Şiddet ve Ayrımcılık. G. Uygur ve N. Özdemir (Ed.). Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları içinde. Ankara: Seçkin Yayıncılık, 323- 368.

Yüksel, D. (2014). Türk Medeni Kanunu Bakımından Kadın- Erkek Eşitliği. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi. 18. 2: 175-181  https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/789170  (18 Eylül 2014)


O-Staj Ekibi
  • PAYLAŞ

YORUMLAR