Lili’nin Kadınlık Deneyimi: The Danish Girl

Lili’nin Kadınlık Deneyimi: The Danish Girl

  • Film Analizi
  • 21 Nisan 2021 Çarşamba
  • 0
  • Okunma : 4612

Amerikalı yazar David Ebershoff’un aynı isimli romanından uyarlanan 2015 yapımı film, The Danish Girl (Danimarkalı Kız), Danimarkalı iki ressam Lili Elbe ve Gerda Wegener’in hayatlarından esinlenmiş gerçek bir yaşam öyküsü. Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları stajyeri Mert Erdemir'in kaleminden...


Lili Elbe, Danimarkalı bir ressam ve bilinene göre cinsiyet uyum ameliyatını geçiren ilk kişilerden biri. Film, Lili’nin cinsiyet uyum sürecini ve bu süreçte verdiği toplumsal ve tıbbi mücadelesini ele alıyor. Lili karakterinin gelişim süreci anlatılırken, yaşıyor olduğumuz ve gözlemlemekten çok da uzak olmadığımız trans ve kadın deneyimler de örnekleniyor.


Seyirci için ilk başta Lili ile Gerda arasında yaratılan bir persona olarak gözüken Lili’nin kendisini keşfediş sinyallerini cinsiyet uyum sürecinden önce eşi Gerda’nın portresi için modellik yaparken, elbisenin kumaşına dokunuşundan alıyoruz. Lili’nin ipek ve tül kumaşlara olan teması açık kimlikli olmadan önce sürekli olarak vurgulanan sahnelerden. Lili’nin kumaşlarla olan deneyimi karakterin trans kimliği için bir metafor olarak kullanılmış. Belirtmek lazım ki Gerda’nın gözünde Lili ile aralarında bir oyun olarak başlayan bu “cross-dressing macerası” (atanmış cinsiyetinden farklı bir cinsiyetle özdeşleştirilen kıyafetleri giymek) Lili için çok daha farklı anlamlar taşıyor. Lili ile Gerda’nın başbaşa olan yatak sahnesinde Lili’nin takım elbise içine ipek gecelik giymesi de bunun büyük bir göstergesidir. Bir sahnede Gerda, Lili’ye katılacakları davete kadın kıyafetleriyle katılmasını önerir. İlk başta çekimser olan Lili sonrasında teklifi kabul eder ve ilk aleni trans deneyimini gerçekleştirir. Bence filmin en ilgi çekici sahnelerinden biri davete katıldıkları andır. Önceki hayatında cis-passing, yani atanmış cinsiyetiyle algılanmasına yol açan bir görüntüyle asla maruz kalmadığı “male gaze”e (erkek bakışı) açık bir şekilde maruz kalan bir Lili’ye tanık oluruz. Daha önce Gerda’nın erkek bir model ile yaşadığı diyalogda ipuçlarının verildiği gibi, erkek bakışlarına maruz kalmak kadınların sürekli maruz kaldığı rahatsız edici bir davranıştır ve Gerda, erkek modelin portresini çizerken sürekli olarak modeli gözlemleyerek bu dinamiği altüst eder ve tersine çevirir. Davete geri dönecek olursak, içeri girdikleri sahnede Lili’ye ve Gerda’ya yönelen erkeklerin bakışları filmde keskin bir şekilde öne çıkarılır. Böylece Lili’nin halka açık alandaki ilk kadınlık deneyimi kadınların maruz kaldığı bir gerçekliği de gözler önüne serer. Filmin devamında Lili’nin davetlere olan ilgisizliğine tanık oluruz. Artık onun için burjuvaların katıldığı, heteroseksist normların hâkim olduğu ve herkesin onu atanmış kimliğiyle tanıdığı bu davetler bir kâbus gibidir. Bu olgu translar için atanmış kimliğin travmatik etkisini örnekleyerek trans deneyiminde önemli bir noktaya parmak basar. Tarihsel bağlam da göz önüne alındığında, 20. Yüzyılın başındaki erkek egemen bir topluluğa seçilmiş kimliğini kabul ettirmenin zorluğu Lili için o an göze alabileceği bir deneyim değildir. Atanmış kimlik travmasının örneklendiği bir diğer sahne, yine kadın kıyafetleriyleyken Henrik’le yakınlaştıkları esnada Henrik’in ona atanmış ismi ile seslendiği sahnedir. Hem gizli tuttuğu bir gerçeğin ortaya çıkma ihtimalinin getirdiği kaygı hem de atanmış ismiyle anılması Lili için yıkıcıdır. Evden çıktığında evin art arda dizilen pencerelerinden kendi yansımasına baktığını ve görüntüsünü sorguladığını görürüz. Bu sahne ile ilgili filmin devamında herhangi bir bilgi verilmiyor fakat bunu trans kimliğin ve görüntüsünün uyuşmamasının Lili’de yarattığı yıkıntı olarak yorumlayabiliriz.


Lili’nin kadınlık deneyiminde ve kimliğiyle barışma sürecinde başvurduğu yöntemlerden birinin de çevresindeki kadınların hareketlerini gözlem-taklit yoluyla özümsemek olduğunu görüyoruz. Pazarda alışveriş yapan bir kadının el hareketlerini ve Paris’te bir geneleve uğrayarak izlediği fahişenin hareketlerini taklit eder. Film bu özelliğiyle maalesef ki öğrenilmiş bir kadınlık olgusunu destekliyor ve toplumsal normları pekiştiren bir yaklaşım barındırıyor. Kadınların daha nazik el hareketlerinin olması, daha edepli oturmaları vs. gibi algılar filmde mevcut. Ancak tarihsel bağlamı göz önünde bulundurarak bu algıların Viktoryen dönemden arta kalan kırıntılar olduğunu da belirtmek gerekir.


Lili’nin cinsiyet uyum süreciyle beraber peyzaj çizmeyi bırakması ve çizdiği manzara resimlerinin çocukluğunun geçtiği yere ait olması, eski resimlerinin cinsiyet uyum sürecinden önceki hayatında kaldığını gösterir. Lili’nin bundan sonraki amacı trans kimliğiyle bütünleşmek ve olduğu gibi yaşamaktır. Gerda’nın portreleri için modellik yapmak bu amacı için çok daha uygun bir ortam sağlar. Kendisiyle barışması için bir aracı olan modellik deneyimi sonrasında Lili’nin kendisi olarak dışarıya çıktığını, evde çocukluk arkadaşı Hans’ı Lili olarak karşıladığını ve atanmış kimliğinden sıyrıldığını görürüz. Lili artık açık bir kimlikle yaşamına devam etmektedir. Kendisi olabilmek ve hissettiği gibi bir bedene sahip olmak konusunda toplumun yanında karşısına çıkan engellerden biri de tıptır. Doktorlarla giriştiği mücadele sürecinde kendisine şizofreniden o dönem hastalık olarak kabul eden homoseksüelliğe kadar birçok teşhis konmuştur. Lili’nin doktorlarla ve tıp ile verdiği savaş onu kararlarından alıkoyamaz. Son olarak Gerda aracılığıyla ulaştığı doktor ona iki aşamalı cinsiyet geçiş ameliyatı teklifini sununca o kadar büyük bir istekle kabul eder ki, trans deneyimde asla bir şart olmayan ancak çokça başvurulan bu ameliyatın Lili için ne kadar önemli bir umudu temsil ettiğini biz izleyiciler olarak görürüz. Operasyonun o dönem için çok nadir olduğunu ve ölümcül riskler taşıdığını bilmesine rağmen Lili her şeyi göze alır ve ameliyatı geçirir. Onu cinsiyet uyum süreci tarihinde bir öncü yapan da tam olarak bu cesaretidir.


Lili’nin trans deneyimi filmde Gerda için yaptığı modellikten itibaren ele alınsa da, filmde de geçtiği gibi modellik sadece olan bir durumun açığa çıkmasını sağlamıştır. Lili kendisini hep kadın olarak hissetmiştir ve bunu toplumsal veya kişisel sebeplerden dolayı bastırmak zorunda kalmıştır. Lili’nin kadınlık deneyimi onun kadınlığı keşfetme, araştırma ve yaşama süreçleriyle birçok cis-gender (atanmış cinsiyetinden memnun olan) kadınınkinden ayrılır. Çünkü o, cis-gender bir kadına kıyasla daha fazla iç karmaşa yaşamaya itilmiş, toplum tarafından daha fazla hor görülmüş, kimliğini kazanma yolunda önüne setler çekilmiş bir kadındır. Yine de Lili’nin mücadeleci kimliği ve cinsiyet uyum sürecinde gösterdiği öncü kişiliği eminim ki birçok trans için ilham olmuştur. Filmi cinsiyetin ve beraberinde gelen deneyimlerin ne kadar çeşitli olduğunu görmek ve anlamak isteyen herkese öneririm.


Mert Erdemir

Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Stajyeri


O-Staj Ekibi
  • PAYLAŞ

YORUMLAR